Bir ortamda farklı siyasi görüşlere sahip insanlarla oturduğunuzda, aslında sadece bir sohbetin değil, bir zihniyetin de fotoğrafını çekmiş olursunuz. Herkesin ortak bir özelliği vardır: Herkes kendi doğrusunun mutlak doğru olduğuna inanır. Bu, insan doğasının belki de en değişmeyen tarafıdır. İnsan, inandığı şeyin doğruluğunu savunurken sadece bir fikir beyan ettiğini değil, aynı zamanda kimliğini de koruduğunu düşünür.
Ancak burada dikkat çeken başka bir gerçek daha vardır. Masada en yüksek sesle konuşanların, en sert eleştirileri yapanların, en kesin yargılarla konuşanların temsil ettiği düşüncelerin, toplumun genelinde aynı karşılığı bulmadığını seçim sonuçlarında defalarca görürüz.
Bu durum, aslında önemli bir çelişkiyi ortaya koyar.
Bir tarafta kendinden son derece emin, karşısındakini küçümseyen, sürekli eleştiren ve mevcut düzenin tamamen yanlış olduğunu savunan bir dil vardır. Diğer tarafta ise toplumun büyük çoğunluğunun tercihleri vardır. Bu iki tablo arasındaki fark, sadece siyasi bir fark değildir. Bu fark, toplumla kurulan bağın gücünü veya zayıflığını gösterir.
Eleştirmek kolaydır. Eleştirmek, hiçbir sorumluluk gerektirmez. Eleştirmek için çözüm üretmek zorunda değilsinizdir. Eleştirmek için risk almak zorunda değilsinizdir. Eleştirmek, çoğu zaman sadece konuşmaktır.
Ancak toplum, sadece konuşanları değil; anlayanları, dinleyenleri ve çözüm üretenleri tercih eder.
Bir başka dikkat çeken nokta ise şudur: Sürekli eleştiren, sürekli karşı çıkan, sürekli yanlış arayan bir dil, zamanla toplumun bir kısmında karşılık bulsa da, geniş kitlelerde güven oluşturamaz. Çünkü insanlar sadece neyin yanlış olduğunu söyleyenleri değil, neyin doğru olması gerektiğini ortaya koyanları görmek ister.
Toplum, kibri sevmez. Üstten bakan dili sevmez. Kendini herkesten daha doğru gören yaklaşımı sevmez.
Toplum, kendisine benzeyeni sever. Kendisine dokunanı sever. Kendisiyle aynı hayatı yaşayanı sever.
Belki de asıl mesele burada başlıyor.
Bazıları toplumu anlamaya çalışmak yerine, toplumu kendilerine benzetmeye çalışıyor. Toplumu ikna etmek yerine, toplumu suçlamayı tercih ediyor. Toplumun tercihlerini anlamak yerine, o tercihleri küçümsemeyi seçiyor.
Oysa gerçek değişim, toplumu küçümseyerek değil; toplumu anlayarak başlar.
Sessiz çoğunluk, her zaman gürültü çıkarmaz. Ama zamanı geldiğinde kararını verir.
Ve o karar, çoğu zaman en yüksek sesle konuşanlara değil, en doğru bağı kuranlara gider.
Çünkü bu ülkede insanlar sadece söze değil, samimiyete bakar. Sadece eleştiriye değil, duruşa bakar. Sadece iddiaya değil, güvene bakar.
Gürültü her zaman vardır.
Ama karşılık, her zaman gürültüye göre verilmez.













Yorumlar